E Bilmek Hangi Fiil? Kültür, Dil ve İnsan Deneyimini Antropolojik Bir Perspektifle Okumak
Bir dilin içinde dolaşırken bazen küçücük bir ekin, insan hayatının ne kadar büyük bir bölümünü taşıdığını fark etmek şaşırtıcıdır. Türkçede “yapabilmek”, “görebilmek”, “anlayabilmek”, “söyleyebilmek” gibi sözcükleri kullandığımızda çoğu zaman yalnızca bir dilbilgisi kuralını uyguladığımızı düşünürüz. Oysa “-ebilmek” yapısı, insanın imkânlarını, sınırlarını, niyetlerini ve toplumsal dünyayla kurduğu ilişkiyi anlatan ilginç bir kapı da açar.
Tam da burada “E bilmek hangi fiil?” sorusu karşımıza çıkar. Eğer kastedilen “-ebilmek” yapısıysa, Türkçe dilbilgisinde bu yapı yeterlik fiili olarak adlandırılır. “Yapabilmek” bir işi gerçekleştirme gücünü veya imkânını, “görebilmek” görme olanağını, “anlayabilmek” ise bir şeyi kavrayabilme kapasitesini ifade eder. Ancak bu dilbilgisel yapı, antropolojik açıdan düşünüldüğünde yalnızca “yeterlilik” anlamına indirgenemez. Çünkü insanların neyi yapabildiği, neyi yapamadığı ve hangi davranışların mümkün kabul edildiği, içinde yaşadıkları kültürle yakından ilişkilidir.
Bu nedenle “-ebilmek” ekini yalnızca bir fiil çekimi olarak değil, insanın dünyadaki olanaklarını ifade eden küçük ama güçlü bir dilsel işaret olarak okumak mümkündür.
“-Ebilmek” Hangi Fiil Türüdür?
Türkçede “-ebilmek” yapısı, esas fiile gelerek yeterlik fiili oluşturur. Dilbilgisi açısından burada iki fiilin birleşmesi söz konusudur: Ana fiil ile “bil-” yardımcı fiili.
Örneğin:
- yaz + a + bilmek → yazabilmek
- gel + e + bilmek → gelebilmek
- gör + e + bilmek → görebilmek
- anla + ya + bilmek → anlayabilmek
Buradaki “bilmek”, bağımsız anlamıyla “bilgi sahibi olmak” anlamından farklı bir işleve sahiptir. “Yüzebilmek” dediğimizde “yüzmek hakkında bilgi sahibi olmak” değil, yüzme eylemini gerçekleştirebilmek anlamı ortaya çıkar.
Fakat dilin kültürle ilişkisini düşündüğümüzde daha ilginç bir soru belirir: Bir insan gerçekten neyi “yapabilir”?
Bir çocuğun büyüklerinin yanında konuşabilmesi, bir kadının kamusal alanda tek başına hareket edebilmesi, bir gencin aile mesleğini reddedebilmesi ya da bir topluluk üyesinin geleneksel bir törene katılabilmesi yalnızca biyolojik veya bireysel kapasiteyle açıklanabilir mi?
Antropoloji burada devreye girer ve “yapabilmek” fiilinin toplumsal anlamını sorgulamaya başlar.
E bilmek hangi fiil? Kültürel görelilik Perspektifinden “Yapabilmek”
Antropolojinin önemli kavramlarından biri olan kültürel görelilik, bir kültürü yalnızca kendi değerlerimiz ve alışkanlıklarımız üzerinden değerlendirmek yerine, o kültürün kendi bağlamı içinde anlamaya çalışmayı önerir.
Bu yaklaşım “her şey doğrudur” demek değildir. Daha çok, bir davranışın anlamını kavramadan önce onun hangi sosyal, tarihsel ve sembolik koşullar içerisinde ortaya çıktığını anlamamız gerektiğini hatırlatır.
Örneğin Batı merkezli bireysellik anlayışında “kendi kararını verebilmek” çoğu zaman kişisel özgürlüğün temel göstergelerinden biridir. Ancak bazı toplumlarda bireyin kararları aileden, akrabalık grubundan veya topluluk ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.
Dolayısıyla “Ben bunu yapabilirim” cümlesinin anlamı kültürden kültüre değişebilir.
Bir toplumda “evlenebilmek” ekonomik bağımsızlığa bağlıyken başka bir toplumda aileler arası ilişkilere, akrabalık düzenine veya toplumsal statüye bağlı olabilir. Bir yerde “kendi başına yaşayabilmek” yetişkinliğin göstergesi sayılırken başka bir yerde geniş aileyle yaşamaya devam etmek olgunluk ve dayanışmanın doğal bir parçası olabilir.
Aynı fiil, farklı kültürel dünyalarda farklı hayatlar anlatabilir.
Ritüellerde “Yapabilmek”: Toplumun İmkân Alanını Öğrenmek
Ritüeller, antropolojinin kültürel yaşamı anlamak için en çok başvurduğu alanlardan biridir. Doğum, ergenlik, evlilik, ölüm, hasat, dini törenler ve toplumsal kutlamalar, insanların yalnızca sembolik davranışlar sergilediği anlar değildir. Aynı zamanda bireylerin toplumdaki konumlarının yeniden tanımlandığı anlardır.
Bir insanın belirli bir ritüelde belirli bir hareketi “yapabilmesi”, onun toplumsal konumuyla bağlantılı olabilir.
Örneğin bazı geleneksel topluluklarda belirli ritüeller yalnızca yaşlılara, erkeklere, kadınlara, belirli ailelere veya belirli soy gruplarına açıktır. Bir birey fiziksel olarak bir eylemi gerçekleştirebilir; fakat sosyal olarak bunu yapma hakkına sahip olmayabilir.
Burada “yapabilmek” ile “yapmaya yetkili olmak” arasındaki fark ortaya çıkar.
Bu ayrım antropolojik açıdan son derece önemlidir. Çünkü kültür, insanların yalnızca davranışlarını değil, mümkün olarak gördükleri davranışların sınırlarını da şekillendirir.
Victor Turner’ın ritüeller ve geçiş süreçleri üzerine çalışmaları, bireyin bir toplumsal konumdan diğerine geçerken nasıl sembolik bir dönüşüm yaşadığını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Ritüel sırasında birey, gündelik hayatta sahip olduğu kimlikten geçici olarak uzaklaşabilir ve yeni bir toplumsal statü kazanabilir.
Bu süreçte “kim olabilmek” ile “ne yapabilmek” birbirine yaklaşır.
Akrabalık Yapıları ve Yeterlilik Kavramı
Akrabalık sistemleri, insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu belirleyen güçlü sosyal yapılardır. “Anne”, “baba”, “kardeş”, “amca”, “dayı”, “kuzen” gibi kelimeler yalnızca biyolojik ilişkileri tanımlamaz; aynı zamanda sorumlulukları, beklentileri ve davranış biçimlerini de düzenler.
Antropolog Bronisław Malinowski’nin Trobriand Adaları üzerine yaptığı saha çalışmaları, akrabalık ilişkilerinin yalnızca modern toplumlarda düşündüğümüz biçimde biyolojik bağlarla açıklanamayacağını ortaya koyan klasik örneklerden biridir. Trobriand toplumunda soy, miras ve toplumsal roller farklı bir mantık içinde örgütlenmiştir.
Bu durum bize önemli bir şey söyler: İnsanların “yapabildiği” şeylerin önemli bir bölümü, içinde bulundukları sosyal ağ tarafından belirlenir.
Bir birey ekonomik karar verebilir mi? Evlilik konusunda tek başına karar verebilir mi? Çocuğunun geleceğini belirleyebilir mi? Ailesinin geleneklerini değiştirebilir mi?
Bu soruların cevapları yalnızca kişisel yeteneklerle ilgili değildir. Akrabalık sistemleri, bireyin sahip olduğu sosyal hareket alanını da belirler.
Ekonomik Sistemlerde “Yapabilmek”
Ekonomi denildiğinde çoğu zaman para, üretim, tüketim ve ticaret akla gelir. Oysa antropoloji ekonomik davranışın kültürel boyutunu da inceler.
Marcel Mauss’un Armağan üzerine çalışması burada önemli bir örnektir. Armağan vermek ilk bakışta karşılıksız bir davranış gibi görünse de farklı toplumlarda hediyeleşme; borç, onur, karşılıklılık, statü ve toplumsal bağlarla yakından ilişkilidir.
Bir toplulukta “hediye verebilmek”, yalnızca ekonomik imkâna sahip olmak anlamına gelmez. Hediye vermek sosyal bir konumun, ilişki biçiminin veya karşılıklılık beklentisinin göstergesi olabilir.
Benzer biçimde para kazanabilmek de yalnızca bireysel yetenekle açıklanamaz. Eğitim, toplumsal sınıf, cinsiyet rolleri, meslek gelenekleri, coğrafya ve ekonomik kurumlar bireyin seçeneklerini belirler.
Bu nedenle “çalışabilmek” fiilini düşündüğümüzde bile kültürel bir haritayla karşılaşırız.
Semboller: Söylenmeyeni Söyleyebilmek
İnsan toplulukları yalnızca kelimelerle iletişim kurmaz. Giysiler, renkler, beden hareketleri, yemekler, mimari, müzik ve mekânlar da anlam taşır.
Clifford Geertz’in Bali’deki horoz dövüşleri üzerine yaptığı yorumlar, sembolik antropolojinin güçlü örneklerinden biridir. Geertz için bu etkinlik yalnızca hayvanların karşılaştırıldığı bir yarış değildir; toplumsal statü, erkeklik, rekabet ve prestij gibi daha geniş anlamların sembolik bir sahnesidir.
Bir sembol bazen doğrudan söylenemeyen şeyi “söyleyebilir”.
Bir kişinin belirli bir kıyafeti giyebilmesi, bir mekâna girebilmesi veya belirli bir sembolü taşıyabilmesi, onun toplumsal kimliğiyle ilgili mesajlar verebilir. Bu noktada dil ile sembolizm arasında güçlü bir bağ oluşur.
“Anlatabilmek”, “gösterebilmek”, “temsil edebilmek” gibi fiiller, insanın kendisini kültürel semboller aracılığıyla ifade etme biçimlerini açıklar.
Kimlik Nasıl “Oluşabilir”?
Kimlik sabit ve değişmez bir etiket değildir. İnsan kendisini aynı anda bir aile üyesi, arkadaş, çalışan, yurttaş, kadın veya erkek, göçmen, öğrenci, sanatçı ya da belirli bir topluluğun üyesi olarak tanımlayabilir.
Antropolojik açıdan kimlik, bireyin kendisini nasıl gördüğü kadar başkalarının onu nasıl tanımladığıyla da ilgilidir.
Burada yine “-ebilmek” yapısı bize ilginç bir düşünme alanı sunar.
Bir insan “kendisi olabilmek” için hangi sosyal koşullara ihtiyaç duyar?
Bir dilde konuşabilmek, başka bir dilde susmak, belirli bir kıyafeti seçebilmek, ailesinin beklentilerine karşı çıkabilmek veya farklı bir yaşam biçimini benimseyebilmek; kimliğin oluşumunda rol oynayan sosyal eylemlerdir.
Saha antropolojisinin en güçlü taraflarından biri de burada ortaya çıkar. Araştırmacı, masa başından toplum hakkında varsayımlar üretmek yerine insanların gündelik yaşamlarına yaklaşır; nasıl konuştuklarını, nasıl çalıştıklarını, nasıl kutladıklarını ve birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarını gözlemler.
Malinowski’nin katılımlı gözlem yaklaşımından günümüz etnografik çalışmalarına kadar uzanan bu gelenek, kültürün büyük teoriler kadar küçük gündelik davranışlarda da saklı olduğunu gösterir.
Dilbilim ile Antropolojinin Kesiştiği Nokta
Dilbilim ve antropoloji birbirinden uzak disiplinler değildir. Dil, kültürün taşıyıcısı olduğu kadar kültürel gerçekliğin kurulmasına da katkıda bulunur.
“Bilmek”, “anlamak”, “hatırlamak”, “istemek” ve “yapabilmek” gibi fiiller insan deneyiminin farklı boyutlarını ifade eder. Ancak bu fiillerin kullanıldığı bağlamlar kültürden kültüre değişebilir.
Örneğin bir toplumda doğrudan “hayır” demek olağan bir iletişim biçimiyken başka bir toplumda dolaylı anlatım daha uygun kabul edilebilir. Böyle bir durumda “reddedebilmek” yalnızca dilbilgisel bir yeterlilik değil, sosyal bir beceridir.
Bir insan bir şeyi fiziksel olarak yapabilir; fakat kültürel normlar nedeniyle bunu yapmayabilir. Başka bir durumda ise birey, sosyal baskı nedeniyle istemediği halde yapmak zorunda kalabilir.
Dolayısıyla “yapabilmek” ile “yapmak” arasında önemli bir mesafe vardır.
Saha Çalışmasının Öğrettiği Empati
Kültürler hakkında okumak heyecan vericidir; fakat başka insanların dünyasını gerçekten anlamaya çalıştığınızda metinlerin ötesinde başka bir duygu ortaya çıkar.
Bir antropoloji kitabında farklı bir toplumun cenaze geleneğini okuduğumu ve ilk anda kendi kültürel alışkanlıklarımla karşılaştırdığımı hatırlıyorum. Birkaç sayfa sonra fark ettiğim şey, aslında karşılaştırmanın kendisinin beni sınırladığıydı. “Biz bunu böyle yapıyoruz” düşüncesi, başka bir toplumun davranışını anlamaktan çok onu ölçmeye yarıyordu.
Oysa antropolojik bakışın daveti farklıdır: Önce anlamaya çalış.
Bir kültürde ölüm sessizlikle karşılanabilirken başka bir kültürde yüksek sesli ağıtlar, müzik veya toplu yemeklerle ifade edilebilir. İlk bakışta birbirinden çok uzak görünen bu davranışların her ikisi de kaybı anlamlandırmanın yollarıdır.
İnsanların farklı biçimlerde yas tutabilmesi, aslında ortak bir insanlık deneyiminin kültürel çeşitliliğini gösterir.
Bu yüzden kültürel görelilik, empati açısından da güçlü bir düşünme aracıdır. Başkasının davranışını hemen doğru veya yanlış ilan etmek yerine “Bu davranış o toplumda ne anlama geliyor?” diye sormamızı sağlar.
“E-Bilmek”ten “Birlikte Yaşayabilmek”e
Başlangıçta oldukça basit görünen “E bilmek hangi fiil?” sorusu, bizi dilbilgisinden kültür antropolojisine kadar uzanan geniş bir alana taşıyabilir.
“-ebilmek” yapısı dilbilgisi açısından yeterlik fiilidir. Ancak insan yaşamı açısından düşünüldüğünde yeterlilik, özgürlük, olanak, toplumsal izin, ekonomik güç, kültürel norm ve kimlik gibi kavramlarla ilişki kurar.
Bir insan konuşabilir mi?
Kendi eşini seçebilir mi?
Ailesinden bağımsız yaşayabilir mi?
Bir ritüelde belirli bir görevi üstlenebilir mi?
Toplumunun beklentilerine karşı çıkabilir mi?
Kendi kimliğini ifade edebilir mi?
Bunların her biri “-ebilmek” yapısının günlük hayattaki daha derin karşılıklarını düşündürür.
Dil, insanın dünyayı yalnızca anlatmasını sağlamaz; o dünyayı nasıl algıladığını da görünür kılar. Bu nedenle küçük bir dilbilgisi ekinin peşinden gitmek, bizi kültürlerin çeşitliliğine, insanların farklı yaşam biçimlerine ve toplumsal sınırların nasıl kurulduğuna götürebilir.
Belki de başka kültürleri anlamaya başlamak için en güzel sorulardan biri şudur: “Onlar neden böyle yapıyor?” sorusundan önce “Onların dünyasında ne mümkün?” diye sormak.
Çünkü insan olmak, yalnızca bir şeyler yapmak değildir. Aynı zamanda neleri yapabildiğimizi, neleri yapamadığımızı, neleri yapmamıza izin verildiğini ve hangi imkânları hayal edebildiğimizi anlamaya çalışmaktır.
Bu açıdan “-ebilmek”, küçücük bir dilbilgisi yapısı olmaktan çıkar; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin dildeki izlerinden birine dönüşür. Ve kültürlerin çeşitliliğine biraz daha dikkatle baktığımızda, hepimizin farklı biçimlerde de olsa aynı temel soruların etrafında yaşadığını görürüz: Kim olabiliriz, ne yapabiliriz ve birlikte nasıl yaşayabiliriz?
Başlıkları h3 ve h4 ile çeşitlendir
Bu yazı ile E bilmek hangi fiil başlığında temel bir yol haritası oluşturmuş olduk.